Yakup Okumuşoğlu Doğaya Yapılan Darbeye Hayır Dedi

Yaşam 16:07 | 24 Ağustos 2016

Ülkemizin zor günlerden geçtiği, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde sonra gerek farklı kesimlerde oluşan ortak yapılanma isteği, gerekse demokrasinin önemine ve işleyişine vurgu yapmak adına önem kazanan bir oluşum Önce Demokrasi Platformu. Çeşitli zamanlarda Anayasa hukukçuları ile toplumun her kesiminden insanı bir araya getiren ve çeşitli konularda bilgilendirme toplantıları yapan gönüllü bir gruptan oluşuyorlar. Gün geçtikçe büyüyen ve demokratik bir Türkiye için "Önce Demokrasi" diyen oluşum, bu kez "Derelerin Avukatı" Yakup Okumuşoğlu ile hem anayasa hem de çevre üzerine mükemmel bir söyleşi çıkarmışlar.

demokrasi

Hazırlayan: Önce Demokrasi Gençlik Ekibi

Röportaj: Tutku Şen

1) Bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Size neden “Derelerin Avukatı” diyorlar?

oncedemokrasi1

Merhabalar, ben Avukat Yakup Okumuşoğlu. Liseyi Zonguldak TED Koleji’nde okudum. 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1994 mezunuyum. 1998’de büromu açtım. Fırtına Vadisi’ne, doğup büyüdüğüm yere kurulmak istenen hidroelektrik santrali konu alan ilk davam ile çevre ve ekoloji alanında mücadelelerim başladı. Bu dava aynı zamanda Türkiye’de bir HES’e karşı açılan ilk davaydı. Dava yaklaşık altı yıl sürdü. Hemen ardından sırasıyla İkizdere’de, Fındıklı’da, Arhavi’de ve Trabzon’daki birçok vadide HES yapımı gündeme geldi. Buradaki mücadeleler ve hukuksal kazanımlar nedeni ile bir gazetede “Derelerin Avukatı” yakıştırması yapıldı.

2) Nasıl bir Türkiye hayaliyle çevre savunucusu oldunuz? Sizin gibi bu yola baş koymak isteyenlere ne önerirsiniz?

yakupokumusoglu

Başlangıçta çevre mücadelem tamamen yöreseldi. Yörenin güzelliklerini bizzat yaşayarak büyümenin getirdiği doğal bir sonuçtu. Vadilerin bizlere ait olduğu, bizlere sorulmadan, o yörede yaşayan insanların düşünceleri ve görüşleri alınmadan başlayan ve doğal yaşama zarar veren projelerin yargı yolu ile denetimi gerektiği düşüncesi ile başlamıştım.

Bu hukuki mücadeleler sırasında öğrendiklerimiz sonucunda HES’lerin yalnızca enerji üreten projeler olmadığını anladık. HES’ler, Dünya Bankasının diğer ülkelere ihraç ettiği “Suları Ticaretleştirme” politikasının bir aracıydı. Hatta uluslararası firmalara bu bağlamda Dünya Bankasından krediler verildiğine ve oldukları ülkelerde lobiler kurulmasını istediğine dair bilgi ve belgeler de gördük. Hemen arkasından Türkiye de iki kez Dünya Su Forumu yapıldı. Bu gelişmelere paralel suya ilişkin plan ve projelerin hızla artışı, doğal ve kültürel alanların hızla tahrip edilmesi, bahsedilen enerji yatırımlarının sadece enerji üretmek olmadığını ortaya çıkardı. Yapılan esasında enerji, yatırım argümanları üzerinden doğal varlıklarının özelleştirilmesi, ele geçirilmesiydi.  “Enerjiye ihtiyacımız var”, “Sular boşa akmasın” söylemleriyle, adına “yatırım” diyerek doğal alan, varlık ve kaynaklar üzerine yürütülen ve üstelik küresel ölçekteki saldırının bu coğrafya da ki pratiği ile mücadele ettik, ediyoruz. Bolivya, Ekvator örnekleri de zaten bunu gösterdi.  Bunu anladıktan sonra doğal alan ve varlıkların tahribini getiren, kamudan çıkartıp doğrudan ya da dolaylı özel sermaye eline geçiren, geçirmeye çalışan her proje ilgi alanımıza girdi. Elimizden geldiği kadar mücadele ettik, ediyoruz.

oncedemokrasi2

“Tüm türlerin, birbirlerinin ekolojik sınırına kadar özgür, tüm doğal varlıkların haklarını dikkatlice gözeten, doğası ve varlıklarını coğrafyasındaki tüm canlıları için yararlı kılan bir Türkiye umuduyla mücadeleme devam ediyorum”

Coğrafyamız; hepimizin ortak değeri olan, atalarımızdan bu yana birike birike gelen kültürlerin yok olmaya başladığı bir dönüşüm geçirmektedir. Günümüzde her dereye, kaynağından denize kadar, birinin bitip diğerinin başladığı “HES-kondular” kurulmak isteniyor. Enerji politikalarımız yanlış olduğu için Anadolu’nun kültürel varlıkları ve doğal kaynakları ele geçiriliyor. Her türlü enerji projeleri ile, madenlerle veya özelleştirmelerle bu durum devam ediyor. Yıllardır bu dönüşüme karşı verdiğimiz mücadelede ekoloji içerisinde türlerin eşitliği ve doğal ihtiyaçları üzerinden bir savunma geliştiriyoruz. İnsanların da doğal ihtiyacı kadarını, diğer türlerin haklarını sınır kabul ederek, ekosistem değerlerini ortaya koyarak ve küçük ölçekli ve uygun teknolojilerle bu ihtiyaçların karşılanması gerektiğini ve enerji politikalarının da bu kapsam içerisinde oluşturulmasını istiyoruz.

“Önce yakın çevrelerdeki mücadelelere katılmak gerekir.”

Bu alanda çalışmak isteyen arkadaşlara önerim öncelikle yakın çevrelerindeki ekoloji mücadelelerinin içerisinde olmaları. O mücadelenin bir parçası haline gelerek çevre hukuku alanında sahada tecrübe edinebilirler. Genç hukukçulara çevre hukukunu öneriyorum. Yılların getirdiği birikimlerimizi paylaşmak ve yeni pratikler üretmeyi çok isteriz. Binlerce avukat olsak çok daha hızlı ve etkili sonuçlar ortaya koyabiliriz.

3) Twitter’da #Madde75DoğayaDarbedir etiketiyle haberdar olduğumuz madde 75 nedir?

“Stratejik yatırım kapsamına giren yatırımlar vergi ödemeyecek, teşvikler alacaklar, Hazine arazilerinden bedelsiz yararlanacak, 49 yıl sonra da arazinin sahibi olacak.”oncedemokrasi3

Varlık Fonu Yasa Tasarısının 75. Maddesi Türkiye’de yapılacak yatırımların desteklenmesi, teşviki ve muafiyetleri içeriyor. Türkiye’de stratejik yatırım denilen bir kavram var. Bu stratejik yatırım önceden bir milyar lira üzerindeki yatırımlar için tanımlanmışken beş yüz milyon liraya indirilmişti. Bu tasarıyla elli milyon liraya indi. Böylece elli milyon liranın üzerinde enerji yatırımları, altyapı yatırımları, nükleer santraller, Kanal İstanbul gibi projeler Bakanlar Kurulunca stratejik yatırım kapsamına alındığında kurumlar vergisi, gümrük vergisi, sigorta ve prim ödemeyecek, Hazine arazilerinden bedelsiz yararlanacaklar. Beş yıl içerisinde taahhüt edilen yatırım gerçekleştiği takdirde 49 yıl sonra bu hazine arazisinin bedelsiz olarak yatırım sahibi şirkete devredilecek.

“İdari yargı denetiminden kaçılacak, ÇED raporu gerekmeyecek.”

Ayrıca stratejik yatırım kapsamındaki projelere ruhsat, lisans, izin, onay gibi usuller uygulanmadan doğrudan Bakanlar Kurulu kararıyla yatırıma başlanacak. Bunun pratikteki sonucu şu; bir yatırımın yapılacağı yer eğer ormanlık alansa, orman tahsis izini alınmayacak. Bu izni almak için gereken araştırmalar yapılmayacak. On binlerce ağacın kesilmesinden bahsediyoruz. Orman tahsisi bir karar olduğu için idari yargının denetimi kapsamındaydı ve çevre hukukçuları bu izni idari yargıya taşıyor böylece ilgili projenin denetimini sağlıyorduk. Şimdi karara gerek olmadığı için dava açılamaması riski var. İdari yargı denetiminden kaçılacak. Her yatırım bir yapı da içerdiği için imar izni ve ruhsatı da gerekmekteydi; bu tasarıyla bu izinlere de muafiyet getirildi. Çevre Kanunu kapsamında gereken çeşitli izin ve ruhsatlara da ihtiyaç olmayacak. Örneğin ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporu gerekmeyecek, yani ilgili yatırımın çevreye vereceği zararı da değerlendirilmeyecek, azaltılması için herhangi bir tedbir içeren taahhütname verilmeyecek.

4) Bu maddeyi anlatmak için meclise gittiniz, bu süreçten bahseder misiniz?                                     

75. Maddeyi maalesef çok geç öğrendik çünkü ilgili tasarı; kamuoyunda herhangi bir tartışmaya açılmadan, hiçbir odanın görüşü alınmadan, üzerinde herhangi bir çalışma yürütülmesine fırsat verilmeden meclise sunulmuştu. Öğrendiğimizde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmekteydi. Hemen komisyon üyelerine ulaşmaya çalıştık ve kamuoyunda duyarlılık yaratmak için sosyal medya üzerinden paylaşımlarda bulunduk. Tasarı komisyondan geçince, genel oylamadan önce meclise giderek milletvekilleriyle yüz yüze görüşmek istedik.

“Şirketler bakanlıkların koridorlarında dolaşırken bizler de meclis koridorlarında kulis faaliyeti yapmalıyız.”

Ulaşabildiğimiz milletvekillerine; Varlık Fonu’nun halkın parasıyla toplanan bir fon olduğunu, halkın parasıyla şirketlerin fonlanacağını, şirketlerin herhangi bir denetime tabi olmadan doğayı katledeceklerini, üstelik dava yollarının da kapatılmakta olduğunu anlattık. Bizi dinlediler, şaşırdılar, not aldılar. Kendilerine bilgilendirme notları da gönderdik, bazı milletvekilleri konuyu mecliste gündeme getirdiler, konuşmalar yaptılar. Ama maalesef yeterli olmadı, çünkü meclise giden yalnızca iki kişiydik. Daha önce öğrenmiş olsak, daha fazla kişi olsak, daha fazla milletvekiline bire bir ulaşabilirdik. Şirketler bakanlıkların koridorlarında dolaşırken bizlerin de sürekli meclis koridorlarında kulis faaliyetleri yürütmemiz gerektiğini, sorunun kaynağında çözülebileceğini gördük. Bundan sonraki mücadelelerimizi meclis koridorlarında da göstereceğiz.

5) Madde geçti, bu süreçte en büyük hayal kırıklığınız ne oldu? Şimdi ne yapılabilir?

Milletvekillerinin milletin taleplerine duyarsız kalması hayal kırıklığıdır.”

yakupokumusoglu2

19 Ağustos Perşembe günü saat 02.00-03.00 gibi tasarının bütünü oylandı ve kabul edildi. En büyük hayal kırıklığımız; oylama yapılırken milletvekillerinin mecliste çok az sayıda bulunmaları, yeterli tepkiyi göstermemeleriydi. Konuştuğumuz milletvekilleri gruplarına, grup başkan vekillerine ulaşmadı ya da ulaşamadı. Bir aksaklık olduğunu hissettik. Bilemediğimiz ilişkiler var.

Halbuki Asıl olanlar biziz, vekil olanlar onlar. Vekillerin bizlerin isteklerini ve taleplerini daha fazla dikkate almaları gerekir. Yasama faaliyeti bu şekilde yürütülmelidir. Demokratik bir ülkede milletvekilleri, milletin vekilidir. Milletin taleplerine duyarsız kalmaları hayal kırıklığıdır. Bundan sonraki aşamada milletvekilleriyle daha sıkı ilişkilerimiz olacak ve milletin taleplerinin mecliste gereğince yerine getirilmemesi halinde bizim de alacağımız birtakım tedbirler olacak. Bununla ilgili olarak şimdilik çalışmalar yapıyoruz, zannediyorum önümüzdeki günlerde somut uygulamalarını da göreceğiz hem mecliste hem de kamuoyunda.


6) Diğer ülkeler ve özellikle Avrupa’daki muadilleriyle karşılaştırdığımızda Türkiye’de çevre hukuku hangi aşamada?

Türkiye’de çevre hukuku, aktif ve hukuki mücadelede Avrupa’dan çok daha güçlüdür. Bunun sebebi de bu ülkede halkın taleplerinin dinlenmemesidir. Merkezi karar alıp insanların evi önünde çalışmaya başlıyorlar. Bu da elbette bir mücadeleyi başlatıyor. Haksızlık karşısında halkımızın gösterdiği bir tepkidir bir bakıma çevre hukuku mücadeleleri. AB’de yatırıma başlamadan önce o yatırımın gerçekleşeceği yerdeki halk ile iletişim kuruluyor, halkın görüş ve önerileri alınıyor. İlgili yatırımın orada gerekli olup olmadığı, çevresel etkileri, getirileri-götürüleri tartışılıyor ve hep birlikte bir karar alınıyor. Türkiye de ise bu kısım formalite olarak görülüyor.

“Türkiye’de çevre hareketi hem aktif bir muhalefettir hem de ciddi bir tecrübe kazanmış vaziyettedir.”


7) Çevre hukukunu geliştirmek adına Türkiye’de ne gibi projeler var?

Üzülerek söylüyorum, ülkemizde devlet tarafından yapılan bir proje yok. Biz hukukçular her bir yasama faaliyetini ayrıntılı olarak değerlendiriyor ve davalar açıyorduk, pek çok hukuksal kazanım elde edildi ama 75. Madde sebebiyle bu hukuk ayağında da ciddi bir gerileme olacak. İlerleyen günlerde çevresel hak ihlali direnişlerinin nasıl gelişeceğini hep beraber göreceğiz.

“Mücadele ile kazanılan hukuk havadan gelen hukuk değildir, halkın ihtiyaçları ve talepleri sonunda oluşur.”
Halkımız çevresel hak ihlali sürecini kendi başına düşe kalka öğreniyor. Kendisine sorulmadan yaşam alanına giren projelerle, zorbalıklarla karşılaştıkça kendi çözümlerini üretmektedir. Dolayısıyla çevre hukukunu da sahada yaşayarak geliştiriyoruz. Bu konuda fazlasıyla tecrübemiz, birikimlerimiz ve süreç içinde oluşan taleplerimiz var. Bunların mutlaka TBMM’de de yasallaşması gerekir. İki parti, (HDP ve CHP) geçmiş dönem seçim bildirgelerinde çevre konularına oldukça fazla yer verdi. Bu çevre hukukuyla ilgili yaşanan sorunlara çözüm üretilmesi açısından önemli bir gelişmeydi. Bunun devam etmesi gelecekte bu taleplerimizin hukuka dönüşmesini sağlayacaktır. Bu şekilde oluşan hukukun çok değerli olacağına inanıyorum. Havadan gelen hukuk değildir. Halkın ihtiyaçlarının ve taleplerinin sonucu olan bir hukuktur; yasalaştıktan sonra değiştirilmesi ya da geri alınması da zor olacaktır. Çünkü halk kendisinin talebi ile oluşan hukukun takipçisi olacaktır. Yaşayarak, alttan örerek yasallaşmasını sağlarsak o hukuk değerlenir ve o hukuk kalıcı olur. Umarım böyle bir hukuku hep birlikte yaratacağız.

oncedemokrasi4

Halkımız çevresel hak ihlali sürecini kendi başına düşe kalka öğreniyor. Kendisine sorulmadan yaşam alanına giren projelerle, zorbalıklarla karşılaştıkça kendi çözümlerini üretmektedir. Dolayısıyla çevre hukukunu da  sahada yaşayarak geliştiriyoruz. Bu konuda çok fazlası ile tecrübemiz, birikimlerimiz ve süreç içinde oluşan taleplerimiz var. Bunların mutlaka TBMM’de de yasallaşması gerekir. İki parti, (HDP ve CHP) geçmiş dönem seçim bildirgelerinde çevre konularına oldukça fazla yer verdi. Bu çevre hukukuyla ilgili yaşanan sorunlara çözüm üretilmesi açısından önemli bir gelişmeydi. Bunun devam etmesi gelecekte bu taleplerimizin hukuka dönüşmesini sağlayacaktır. Bu şekilde oluşan hukukun çok değerli olacağına inanıyorum. Havadan gelen hukuk değildir. Halkın ihtiyaçlarının ve taleplerinin sonucu olan bir hukuktur; yasalaştıktan sonra değiştirilmesi ya da geri alınması da zor olacaktır. Çünkü halk kendisinin talebi ile oluşan hukukun takipçisi olacaktır. Yaşayarak, alttan örerek yasallaşmasını sağlarsak o hukuk değerlenir ve o hukuk kalıcı olur. Umarım böyle bir hukuku hep birlikte yaratacağız.

8 ) Halk olarak bize ne tür görevler düşüyor?

Halk olarak bize düşen edindiğimiz tecrübeleri talepler haline getirmek ve TBMM’de yasalaşmasını sağlamaktır. Bunun yolu vekillerden geçmektedir. Şu an için Türkiye’de maalesef parti liderleri vekilleri seçip önümüze koymaktadır. Eğer bir gün vekilleri biz seçersek sesimizi can kulağıyla dinleyeceklerini düşünüyorum. Taleplerimiz yerine getirilmediğinde milletvekili olamayacaklarını anladıkları zaman biz başarılı olacağız. Halkımız, kendisine düşeni yani yurttaş olmanın ne demek olduğunu, hak ve yetkilerini iyi anlamalıdır. Siyasi partiler yasasının değişmesini talep etmeli, vekilini kendi seçmelidir. Böylece halka dayanan bir demokrasi, tabandan gelişen bir demokrasiyi de var etmiş olacağız.